Mesut KOÇ
TÜRKÜLERDE ARAMAK
27.04.2017

Acaba hayatımızdan türküler bu denli eksilmeseydi, her şey eskisi gibi olur muydu?

Taşrada, yaz aylarının öğleden sonraları çok uzun olur! Sessizlik çöker her yere, güneş kavurur. Sarı, kehribar bir hüzün yayılır etrafa, piyasadan el ayak çekilir, sokaklar, serin bir gölgelik bulup altına sığınmak için başıboş dolaşan köpeklere kalır. Bir karasinek vızıldar, dolanır, sonra uyuklamakta olan adamın eline konar, adam elini güçlükle sallar, sinek konduğu yerden kalkar. Avluda yel esmez, kavak ağaçlarının yaprakları hışırtısız, koyu bir yalnızlık içinde zaman, sanki gökyüzünün bir yerine yapışmış da orada çıkmaz bir leke olmuş gibi, kaskatı kesilir.

Sinek uyandırdı ya uyuklayan adamı, adamın eli ister istemez radyonun düğmesine gider. Bedia Akartürk’ün söylediği türküyü yarısından yakalar: “Gayri dayanamam ben bu hasrete/Ya beni de götür ya sen de gitme...” Taşrada hiçbir yere gidilmez. Bütün yollar yalnızlığa çıkar.

Karşıda bir dağ var. Çocukluğundan beri o dağın ardını merak etmişsin, sonra kanatan zamanlara ayak basınca varmışsın bir gün o dağın başına, bir de bakmışsın ki tam karşında çıktığın o dağ kadar görkemli, o dağ kadar haşmetli bir başka dağ... Merak ettiğin her dağın arkasında, merakını biraz daha büyütecek daha büyük bir dağ vardır. “Şu yüce dağları duman kaplamış / Yine gurbetten kara haber var / Seher vakti bu yerlerde kimler ağlamış / Çimenler üstünde gözyaşı var”

Ali Ekber Çiçek’in sesine hiçbir şey karışmaz. Saf, pür bir inan sesi... Yaylalarda uyanılan serin seher vaktini düşürdü aklına adamın türkü. Otlara, çiçeklere o gözyaşına benzer kırağı düşer, dağdan kopan serin bir yel, çiğin üstünden geçer, yüzüne vurur. Ama nafile, nerede o serinlik... Radyoda “İstekler” programı var. Hep aynı saatte, hiç şaşmaz. Çok uzaktan, alttan alta Ahmet Kaya’nın mı, Müslüm Gürses’in mi olduğu pek seçilmeyen bir yakın zaman sesi, bambaşka bir türküye dönüşür. İkisi iç içe geçer, dağın ardına duyulan merak, dağda kar olma isteğine dönüşür.

 ‘Yüce dağ başında yanar bir ışık Düşmüşem derdine olmuşam âşık’

Nurettin Güler’den alınma Sivas ellerinin çok eski bir türküsüdür. Herkese, ama herkese çocukluğunu hatırlatır. Radyodan yayılan hüznün sesidir biraz da. Her çocukluk, büyüyüp çocukluğunu özleyenlerin damağında bir türkü tadı bırakır.

Artık sevda türküleri “istekler” listesinin en başında yer alır. “Deli gönül hangi dala konacağını” bilemez, “ormanların gümbürtüsü başına vurur.” “Ölürüm sevdiğim zahirim sensin / Evvelim sen oldun ahirim sensin.” Bu aşamadan sonra artık “aşka hudut çizilmiyor”,

O yaz öğleden sonrasında zamanın donduğu, sineğin eline konduğu anda, artık sıradaki türkünün “Pencereden kar geliyor” olmasını arzularsın. Çünkü artık “sermayesi derdi, serveti âhıdır,” insanın. “Bir yanı yaprak dökmüş, bir yanı bahar bahçe” hâlâ.

Çok uzun bir süreden hayatımızdan türküler azaldı. İstekler programı bitti, sustu yurttan sesler... Âşık Mahsunu Şerif öldü. Neşet Ertaş yürüdü, sesinden vurdular İbrahim Tatlıses’i, Müslüm Gürses kalbine yenildi. Muhlis Akarsu’yu yaktılar Sivas’ta.

 “Yurttan sesler” çoğalsa, küfür yerine hakaret yerine hoyratlara sığınsak... Soluksuz kalmış hayatımıza tekrar uzun hava girse, gönül tekrar havalansa... İşte o zaman, her şey eskisi gibi olur mu dersiniz? 


Bu yazı 1897 kez okundu.

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. Ayrıca suç teşkil edecek hakaret içerikli yorumlar hakkında muhatapları tarafından dava açılabilmektedir.



HAVA DURUMU

ANKARA

SON YORUMLAR

ANKETLER

Bugün Seçim Olsa Hangi Partiye Oy Verirdiniz?

Kanal38 © 2018 | İzinsiz ve Kaynak gösterilmeden kullanılamaz.

KANAL38.COM